Basın BildirisiDiğer HaberlerGüncelHABERLER

AB. HAVARİLİĞİ YAPAN HÜKÜMETTEKİ PARTİ VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ MİTİNG MEYDANLARINDA MANGALDA KÜL BIRAKMAZKEN AB. İLKE VE KRİTERLERİNİN ESASI OLAN ÖZELLEŞTİRME NORMUNA KARŞI BİR EKONOMİK POLİTİKA İLE SUYUN İDARESİNİ ÖZELE BIRAKILMASINA KARŞI OLMALARI KIBRIS TÜRK HALKINA SİYASİLERİN NE KADAR SAMİMİ OLDUĞUNA IŞIK TUTMAKTADIR!

TARİHİNDE KURAKLIKTAN BAŞKA NASİBİNİ ALAMAMIŞ ADALILARIN  TOPLUCA GÖÇ NEDENİ OLAN BU ADA KURAKLIKTAN YANIP KAVRULURKEN TANRININ BİR ÖPÜCÜĞÜ GİBİ ANAVATAN TÜRKİYE’NİN BU  LÜTFU VE NİMETİNİ TEKELCİLİKLE DEĞERLENDİREBİLECEK KADAR ÖNÜNÜ GÖREMEYECEK  BİR AKIL FUKARILIĞI OLABİLİR Mİ?

 

 TÜKETİCİLERİN- K.TÜRK HALKI’NIN ASIRLARDIR BEKLEDİĞİ SUYUN KIBRIS’TA ÖYKÜSÜ VE SİYASİLERİN SAHTEKARLIĞI!

Bugünlerdeki tartışmaların konusunu ise projenin gerçekleşmesinden çok gerçekleşmesinin yol açacağı jeo-stratejik etkenleri kapsamaktadır.

Kuzey’deki bir kesim Türkiye’den getirilecek suyun mevcut Türkiye’ye olan bağımlılığımızı artıracağını ve bunun da Kıbrıs Türk siyasi iradesi üzerine negatif bir etki sağlayacağını iddia etmekte,(Bu iddia K. Rumlarına aittir! Eğer varsa Rumlardan başka bir de taşeronları vardır!) diğer bir grup insan ise suyun gelmesiyle birlikte Türkiye’ye bağlı bir tekelin oluşacağından söz etmektedir.(TARİHİNDE KURAKLIKTAN BAŞKA NASİBİNİ ALAMAMIŞ BİR ADA KURAKLIKTAN YANIP KAVRULURKEN TANRININ BİR ÖPÜCÜĞÜ GİBİ ANAVATAN TÜRKİYE’NİN BU  LÜTFU VE NİMETİNİ TEKELCİLİKLE DEĞERLENDİREBİLECEK KADAR ÖNÜNÜ GÖREMEYECEK  BİR AKIL FUKARILIĞI OLABİLİR Mİ?) Bunun yanında projeye daha milliyetçi bir açıdan bakan bazı çevreler ise bu projeyi Kıbrıs’ın “anavatan” Türkiye ile entegrasyonu için atılmış çok önemli bir adımı olarak görmektedirler.
Kıbrıs’ın güneyi ise bugünlerde bu projeye büyük bir tedirginlikle yaklaşmaktadır. Örneğin geçen aylarda,

Fotos Fotiadis isimli su kaynakları uzmanı bir kişi Fileleftheros Gazetesi’nde (17 Kasım 2014) yayımlanan bir yorum yazısında şöyle demekteydi: “Kuraklık, asırlardır Kıbrıs’ın en derin yaralarından biri olmuştur. Türkiye’den bol miktarda, son derece kaliteli suyun, çok düşük bir maliyetle Kıbrıs’a gelmesi, asırlardır devam eden bu kuraklık sorununu neredeyse nihai ve etkili olarak çözeceğine inanıyorum. Bu, doğal gazdan sonra Kıbrıs için en önemli projedir ve son derece kazançlıdır, ancak yalnızca Kıbrıslı Türkler için… Bu suyun, Türkiye’nin, Kıbrıslı Rumlar aleyhinde elinde korkunç bir silah olacağına hiç kuşkum yoktur.”

Yazar getirilecek olan suyun Kıbrıs için olan önemine vurgu yapmasına rağmen, suyun Kıbrıslı Türkler ve özellikle Türkiye tarafından stratejik bir koz olarak kullanılacağından korkmaktadır. Hatta kaygılarını maddeler halinde sıralayarak Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimini tedbir almaya çağırmaktadır.

Yazara göre gelecek olan ucuz suyla Kuzey Kıbrıs yeşerecek, tarım rekoltesi yükselecek ve Türkler, Rumların bıraktığı verimsiz tarlaları yemyeşil bahçelere dönüştüreceklerdir. Bu da Kıbrıs Rum çiftçisi için haksız bir rekabete neden olacaktır.

Yazar ayrıca, Kıbrıslı Türklerin büyük miktarda su gerektiren sanayilerini kalkındıracaklarını, tarım ve sanayi ürünlerinin ihracatını artıracaklarını iddia etmekte ve bunun Kıbrıslı Rumlar ve diğerleri için de tehdit yaratacağını öne sürmektedir. Ona göre bu durum; yani gelişecek olan tarım, sanayi ve diğer sektörler Türkiye’den daha fazla yerleşik getirmeye yarayacak ve bu şekilde Türkiye’nin demografik amaçları süratle başarıya ulaşacaktır.

Tabii bu durum yazara göre turizm sektöründe de Rum tarafına haksız bir rekabet yaratacaktır. Yazar’ a göre, “çalınmış topraklar üzerine, bedel ödemeden ya da çok az bir bedel ödeyerek inşa edilen oteller, golf sahaları, diğer turistik ve sanayi tesisleri, yerleşiklerin çok düşük olan iş gücüyle birlikte ve çok daha ucuz suyla” Güney’deki otellerin rekabet edebilirliğine darbe vuracaktır.
Bugün ben bu tartışmalara daha fazla girmeden bu “asrın projesinin” esasında yaklaşık 55 yıl önceden planlandığını ortaya koymaya çalışacağım. Tabii ki o dönemin baş aktörleri farklı olmasına rağmen o tarihlerde de suyun jeo-stratejik önemi adanın ihtiyaçlarının önüne geçebiliyordu. Şu anda yapılmakta olana benzer bazı projelerin nasıl gündeme geldiğini ve hangi nedenlerden dolayı başarısızlığa uğradığından söz edeceğim.
Dönemin Kıbrıs hükümeti, Kıbrıs’ta kuraklıkla mücadele etmek için 1950’li yılların ortalarında bazı çalışmalar başlatmıştı. Bu çalışmalar için Amerikalı dünyaca ünlü mühendislik şirketi Ralph Parsons Engineering şirketine başvurulmuştu. Dönemin kaynaklarına göre ilk olarak arıtma tesisi kurulması üzerinde durulmuş ve bu seçeneğin yüksek bir maliyet getireceği gerekçesiyle başka alternatifler düşünülmeye başlanmıştı. Fakat, bizi ilgilendiren diğer bir öneri ise Amerikalı şirketten gelecekti. Onların önerisi üzerine dönemin Kıbrıs Su İşleri Örgütü, yurt dışından su ithal etmeye karar vermiş ve birinci seçenek olarak da yakınlığından dolayı Türkiye üzerinde durmaya karar vermişlerdi. Ralph Parsons o zaman kendi buldukları bir yöntemle Amerika’ya başarıyla su taşımıştı. İlk başlarda Rum uzmanlar toplumlararası çatışmaların olduğu bu dönemde Türkiye’den su getirilmesine karşı çıkmışlardı. Fakat, Şubat 1959’da Londra Zürih antlaşmaları imzalanınca, İngilizlerin de teşvikiyle Türkiye alternatifine geri dönülecekti. Ralph Parsons’un araştırmaları, Türkiye’den su getirilmesinin deniz altından borularla veya gemiler tarafından çekilen büyük plastik yüzer depolarla kabul edilebilir bir maliyetle gerçekleştirilebileceğini ortaya koyuyordu. Fakat gelişmeler ilk etapta istenildiği gibi gerçekleşmez.

Dönemin Kıbrıs Su Dairesi uzmanlarından Fotos Fotiadies, 1959 Haziran’ının başlarında Ralph Parsons’un özel danışmanı John Dabell’in proje için Lefkoşa’ya geldiğini yazar. Fotiadis’e göre Dabell’in araştırmalarının sonuçları son derece iyimserdi. Bunun üzerine Kıbrıs’tan bir ekip Dabell ile birlikte, Türkiye’de yetkili makamlar nezdinde sondajlar yapmak amacıyla Ankara’ya giderler. Fakat şaşırtıcı bir şekilde beklenilen ilgiyi görmezler. Fotiadis’e göre Türkler onlara kuşkuyla ve neredeyse düşmanca bakmışlar ve onlarla işbirliğini fazlaca düşünmeden reddetmişlerdi. Kıbrıs ekibi oradan başarısız ve hayal kırıklığına uğramış bir şekilde ayrılırlar. Fakat ilginç bir şekilde Türkiye, iki ay kadar sonra Kıbrıslı yetkilileri Türkiye’ye yeniden çağıracaktı. Fotiadis durumu şöyle anlatır: “karşımızda yine aynı insanlar vardı, ancak tamamen değişmiş bir şekilde… Hatta bizimle işbirliği yapmaya çok istekliydiler. Müzakerelerimiz beklediğimizden çok hızlı ilerliyordu.”

Bu ani değişikliğin sebebini bugüne kadar anlayamadığını yazar Fotiadis. Fakat, ufak bir araştırmadan sonra İngilizlerin Türkiye’yi de ikna etmek için, Londra Zürih antlaşmalarının mimarlarından Nihat Erim’i kullandıklarını görürüz.
Nihat Erim olayı anılarında şöyle anlatır: “Sir Hugh Foot oğle yemeğine çağırmıştı. O günün anısı şimdi gözümde canlanıyor.

Orada İngiliz memurlardan biri bana ‘siz Kıbrıs’ı devamlı etkiniz altında tutmak istiyorsanız, ben size bir şey tavsiye edeyim. Kıbrıs’ta su yok. Anadolu’dan buraya deniz altından su gönderin.’ İlk bakışta biraz olmayacak bir şey gibi görünen bu proje, aradaki uzaklığın 45 milden ibaret olduğu düşünülürse, hele bugün denizlerin altından borularla petrol nakledildiği de göz önünde tutulursa, bu gerçekleşmeyecek proje değildi. O gün ezbere bir hesap yapmıştık. 45 mil mesafeye deniz altından boru döşenirse ne tutar, diye.
Yanılmıyorsam 10 milyon dolar ediyordu. 1959 fiyatlarıyla. 10 milyon dolara bu iş olur diye tahmin yürütmüştük. Bu para nereden bulunacak diye düşününce, İngiliz dostlarım: ‘Canım ne telaş ediyorsunuz. Amerika’dan alırız. Amerika verir’ demişti.”
Tabii bu bahar havası fazla uzun sürmeyecekti.

Fotiadis bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatır: “1959 Eylül’ünün sonunda anlaşmaya çok yakındık ve Ralph Parsons’un başkanının ekimde ya da kasım başlarında, nihai görüşmeler ve anlaşmanın imzalanması amacıyla Türkiye’ye gitmek üzere gelmesini bekliyordum. Ancak her şey hazırken, 18 Ekim 1959’da Türk gemisi ‘deniz’, Kıbrıslı Türklere getirmek üzere silah yüklü bir vaziyette yakalandı. O zaman anladım ki, Türkiye’nin yapılan anlaşmaların uygulanmasına müsaade etmesi söz konusu değildi.
Böylece Türkiye’den su taşınması fikrini de terk etmiş olduk.” Evet deniz olayından sonra yeniden yükselen tansiyonla Kıbrıslı yetkililer Türkiye’den su getirme projesini rafa kaldırma karar verirler.

Daha sonra Suriye’den su getirmek için bazı çalışmalar yapılmasına rağmen, Suriye’deki siyasi iklimin de etkisiyle su ithali projesinden tamamen vazgeçen Kıbrıs Cumhuriyeti, kuraklık ve susuzluğu gidermek için baraj çalışmalarına hız verecektir. O dönemdeki slogan ise “denize bir damla suyun gitmesine izin vermeyeceğiz” olarak belirlenmişti. Barajlar son 10-15 yıl öncesine kadar özellikle Kıbrıs’ın güneyinin su ihtiyacının büyük bir oranda karşılanmasına yetmişti ama şimdi alarm zilleri yeniden çalmaktadır.

Türkiye’den gelecek suyun beklentisi iki tarafta da belli siyasi korkuları ve kaygıları beslese de, korkunun ecele bir faydası yoktur. Bence yumurta kapıya dayanmış bulunmaktadır.
Su gelmek üzeredir ve kaygı ve korkuların da gerçekçi temelleri vardır. Yukarıda anlattığım Erim hikayesinden de görüleceği gibi.

Ama diğer taraftan ise suya da tüm adanın ihtiyacı vardır. Siyasi yönden oluşacak olumsuzlukları göz önünde bulundurarak bu projeyi adanın iki tarafına ve yakınlaşmaya katkı koyacak bir hale dönüştürebiliriz veya en azından bu yönde adım atılması için çaba gösterebiliriz diye düşünmek istiyorum. Aşırı bağımlılık gerçekten boyunduruk yaratan öğeler içerir ama onu görmemezlikten gelmekle ortadan kalkacak bir unsur değildir. Suyu alıp güneyden alabileceğimiz başka bir kaynakla değiştirmemiz karşılıklı bir bağımlılığı getirebilir. Türkiye’nin de ihtiyaç duyduğu doğal gaz ve bizim ihtiyaç duyduğumuz elektrik bunların başında gelebilir. Ama eğer kendimizi korkularımıza hapis edersek, bundan en büyük zararı yine biz görebiliriz. Onun için bir an evvel gerek toplumsal gerek ise toplumlar arası bazı çalışmaların başlatılması lazımdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

Yorum Gönder